[Flash 9 is required to listen to audio.]

Küçücük bir sarsıntıyla kaydı ya hayatının ekseni, merkezi yer değiştirdi, hayatın kaybetti ya tadını, rengini? Demedi deme sonra, tam da o an ölsen yeri.
Sonrası daha kolay olmayacak.
Zamanın boşluklarına dolarken bir gün, hava gibi uçuşurken, diğer bir gün ağzında paslı demir tadını duyacaksın. Saatin dişlileri etine batacak, kemiklerini kıracak, ağzına dolacak kanın, mecbur, yutacaksın.
İnceliklere takılıp kopacaksın inceldiğin yerden, düşeceksin göğün sekizinci katından ta toprağa. Sesin bile çıkmayacak, sadece toz kaldıracaksın.
Hızlıca gide gele hayatın içinde, içini boşaltmıştın adım attığın her yere. Her yerde bir parçan var, sen her yer(de)sin, ama bak? Yoksun.
Öyleyse bundan böyle her günün kendi mahşerini anma günün olsun.
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Özlem, kağıt kadar hafif ruhların üzerine bırakılmış dolu bir kül tablası; bu yüzden sigaranın dumanına benzer kokusu. Her “özledim” dediğinde bir sigara daha söner tepende; ruhun kaçamaz ruhun bir türlü bedeninden, eteğini kurtaramaz ağır mı ağır özleminden, mıhlanıp kalır yerinde.
O kül tablasına sigaralarını peşi sıra söndüren kaldıracak yine onu ruhunun üzerinden, açacak pencereleri, içeriyi güzelce havalandıracak. Sana tek kalan, o hafiflikle açık pencereden dışarı, havaya süzülmek olacak.
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Gözlerini kapattığında kafasının içindeki küçücük tiyatro sahnesinin perdeleri açılırmış.
Figüranlar kafasının içinde koşturup dururmuş, o başrol ya hani, hararetle onun makyajını yaparmış birileri, hazırlarlarmış oyunda giyeceği tüm giysileri.
Biri varmış, yalnız onunla oynarlarmış orada karşılıklı, bu oyunda yardımcı oyunculara yer yokmuş, ama kadroda figüranlar ne de çokmuş.
Dekor konusunda hiç sıkıntı yaşamazlarmış, bolca kalemleri, müzikleri, renk renk ışıkları, bir de yatakları varmış; tüm ihtiyacı olanlar zaten bunlarmış.
Burada ne asfalt, ne beton bile yokmuş ki hiç, sanki her yer pamuktan yapılmaymış.
Gündüz saati kulağından içeri giren hayatın tüm o sesini müziğe dönüştürürmüş kulakları, onunla dans ederlermiş bu tatlı seslerin arasında.
Tenine soğuk değdiğinde içinde kar yağarmış yumuşacık, sonra onlar birbirlerine sımsıkı sarılırlarmış.
O gözlerini açana dek hiç bitmezmiş bu oyun, zaten zerre sıkılmazmış oyuncular, her defasında daha da istekli olurlarmış rollerini oynamaya, akışına bırakmaya.
Gözlerinden içeri bir parça ışık sızdığında gözünün ardındaki o kör noktaya, perde kapanır, bu tiyatronun sadık tek seyircisi selamlanırmış hızlıca.
Sonrasını bilirsiniz; seyirci salondan çıkar, işine kaldığı yerden devam edermiş.
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Halinden belli, bir yere yetişeceksin. Ömrünü bitirmeye bile olsa bu acelen, kim ne diyebilirdi ki?
Süreceksin tam gaz, hep yaptığın gibi. Varana dek.
Giyinmişsin güzelce, o en sevdiğinin cenazesine gidecekmiş gibi.
Ama ileri bakmıyorsun hiç, baksana, yol bitecek.
Bagajın tıklım tıkış dolu biriktirdiğin yarım yamalak vücutlarla, kiminin bedeni bile yok; sahipsiz kollar, kalpler, dudaklar var. Hepsi şevkle kanıyorlar, bırakıyorlar tüm hızınla geçtiğin yollara senden kalan tek izi.
Bu izlerden, bu arabadan bir an önce kurtulman, durup nefeslenmen, artık öldürmemen gerek.
Biraz da sen öl şimdi.
Yolla vedalaşsın tekerleklerin o en yakın uçurumda, suyla selamlaşsın. Annenin karnında yüzerken aldığın o ilk nefesi hatırla suyun altındayken, ölme, sen bize lazımsın. Kendine bak, yansımana, senden orada yeniden doğmanı isteyecek.
Nefes al, ciğerlerine biraz su kaçsın; arın, ellerindeki kan suya karışsın. Ayakkabılarını çıkar, üstündekileri de, bagajı dolu arabanla beraber dibe çöksün tüm eski nefeslerin.
İyi yüz sadece, yüzeye çık; işte bu kadardı vaftizin.
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Kokuların insan doğasını aşan güçleri var. Alır seni bir yerden, zahmetsizce koskoca zamanın içinde bir başka yere koyar.
Tüm hücrelerin birden ayaklanır sanki, dolaşır içinde; her şeyin yeri değişince dünya bir başka görünür gözüne. Zaman bükülür gözlerinin önünde, öyle ki zaman olur, diz çöker önünde.
Güneşin kokusu mis gibi bir kurabiyeninkini andırdığında onu düşünürsün.
Denizin kokusu seni lise yıllarına götürebilir eğer cam kenarındaki sıran denize bakıyorduysa.
Annene sımsıkı sarıldığında hatırındaki o en ufak olduğun güne gidişin hep bu yüzden.
Kim bilir, o ferah parfümün kokusu seni onu ilk gördüğün o güne götürebilir. (Nasıl güzel kokuyordu o mesafesiz mesafeye rağmen, unutmazsın hiç.)
Yağmur yağar, toprak kokar; tek bir mezarlığı hatırlatır sana her defasında.
Her evin, her tenin kendi kokusu var anılarına ilişen istisnasız; bir ataç gibi bir arada tutar hafızanı o kokular.
Her kokunun bir ruhu varsa eğer, ve hiç ölmüyorsalar ruhlar, daha gitmediğimiz ne çok yer var.
Bir sinir ucuyla diğeri arasındaki o kısa mesafe kim bilir kaç yıl kadar.
[Flash 9 is required to listen to audio.]

İhtimaller ne kadar da yarım ağızlı bazen. Dünya üzerinde var olduğun zaman boyunca maruz kaldığın tüm adaletsizliklerin telafisini gerçeğe dönüşmemiş ihtimallerde aramayı öğrettiler sana.
Yaptığın her kötülüğün bir bedeli olduğu gibi hak ettiğin güzellikleri de mevcut yarınlarında tahsil etmeyi umut ettin hep, hiç haksız değildin.
Umutsuzluklar mutsuzlukları böylesine içten sarmalamışken mutlu olmanın tek yolu umut etmek değil mi?
Ummak bedava.
Ummak zaruri.
Kötü bir kabus görürken uyanıp onu aramak gibi. Her şeyin yolunda olduğunu duymak gibi.
Yarının hep -düşün- hep dünden ve bugünden daha iyi olacağına inanmak gibi.
Günün ve gecenin her boşluğunda içine düştüğün ihtimallerle dolu boşluklardan seni tutup çıkaran bir el gibi umut.
Bir gün öleceğini kati surette bile bile yaşamanı sağlayacak kadar güçlü bir bilinmezlikten bahsediyoruz, dünya üzerinde borçlu olduğun herkesin yükünü üzerinden alabilecek denli kudretli yegane şeyden.
Kimse, Tanrı bile, sana bu kadar çok ikinci şans veremezdi.
Düşün. Düşle. Güzel bir ev, sıcacık bir aşk düşle. Dünyayı gez. Korkma. Yaşarken yaşat.
Her köşe başında bulduğun yarım ağızlı ihtimallerin içine daldır yumruğunu, içinden koparıp al canını, canına kat.
Hayata merhametle kucak aç, acımasızca sık sonra onu kollarının arasında.
Hak ettiğin, etmediğin ne varsa buralarda, hepsi senin.
Umutluyken dünya sensin.
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Uzaktan bakınca her şey gözüne ufak görünür. Bilirsin ki ufak olan her şey sığar avucuna kolayca, bir hamlede toparlarsın hepsini yerden istersen. Geriye doğru attığın her bir adımla ufalır görüş alanındaki her şey, çoğalırlar da üstelik. Alan genişler, derinleşir; öyle ki dünya gözlerinin önüne serildi bile sanabilirsin.
(Ki haksız da sayılmazdın.)
Elini ileriye uzattığında kavramak için birkaçını, tüm bunların, her şeye sahip olduğunu sanışının bir göz yanılsamasından daha fazlası olmadığını anlayacaktın aslında; çünkü sen uzaklaşırken kolların bir santim olsun uzamamıştı.
Uzamamıştın. Uzanamazsın.
Sen atmosfere doğru yol alır, dünyadan uzaklaşırken seni yerküreye çekecek uzun, sağlam kollara ihtiyacın var.
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Yaratmak ne büyük kudret, üstelik yalnız Tanrı’ya mahsus da olmadı hiç. Ya hepimiz birer Tanrı’ydık, ya Tanrı bize bahşetmişti o eşsiz ışığından parça parça; çok da önemli değil bunlar şimdi aslında.
Düşün, çocukken, büyürken taşlarla oynardın, kumdan kaleler yapardın. Evler, kuleler. Oyuncaklarını konuştururdun kendi sözcüklerinle, onlara hayatı, kelamı sen sunardın.
Büyüdün, bedenini tanıdın. Kendini yeni baştan yarattın ayna başında her sabah, saçlarını tarardın ıslakken banyoda. En doğru elbiseyi en doğru ayakkabılarla bir araya getirmek için dakikalar harcadın, gözüne o ilk kalem çekişinde bile taşırmadın çizgiyi. Belki güzel gitar çalardın, belki güzel pasta yapardın; ne yaparsan yap o ilahi hazzı taşırdın içinde.
Mükemmel olmalıydı ellerinden çıkan her şey, öyle öğretildin hani, bilirsin.
Ruhun bedenine dar gelir oldu sonra, başka bedenlere taştın yavaş yavaş. En büyük hazzı küçük misafirliklerin verdi sana, hep iyi ağırlandın oralarda. İçinde koca bir memba varmış, küçücük koca hayatlar taşırmışsın meğer, seni içinle tanıştırdıklarında öğrendin. En büyük yaratma gücü ta en başından beri içinde saklıymış, en yumuşak yerlerinde; öğrendikten sonra kendini yaratmaktan geri alama(z)dın.
İçinde yeni bir hayat yeşerdiğinde göbek bağından ona besinden daha fazlasını vereceksin, biliyorsun. Yenilginin zarafetini senden alacak o hayat, türlü incelikleri; doğanın bencilliğini ise ona can veren diğer candan. Sevginle sarmalayacaksın o küçük hayatı, o kozanın içine girmesine izin vereceğin tek şey babasının kudreti olacak. Ufak bir başta hapsolmuş kocaman gözlerin Tanrı’sı olmaktan daha iyi ne yapabilirsin ki kendin için?
Korkma, yarat. Öğret ona tüm bildiklerini, bilemediklerini onunla beraber öğren. Hep sev onu bilemeyeceği şekillerde, besle. Kafasının içinde bir şarkıyla uyanması gerektiğini öğret ona, her şeyin en güzelini yaratmak için gereken her şeyi ona daha onu yarattığın(ız) an verdin ne de olsa.
Doğduğunda parmaklarını o ilk tutuşundan anlayacaksın ne yarattığını; babasının kızı olacak o da aynı senin gibi, hem başka türlüsü mümkün olmazdı.
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Simsiyah boşluklar içine çeker seni hep, siyahın doğası bu.
Gözlerini açıyor gör diye, sana hiç kimsede olmayan bir şey verecek. Ama önce o siyah boşluktan içeri bir adım atman gerekecek.
Yürürsün içine içine o siyahlardan, öyle büyükler ki tüm benliğini bir anda esir alırlar zarifçe. İçinde, en kör noktasında misafir eder seni; ayak basılmamış, bakir bir karanlık. İçeri girdiğinde tek yapman gereken, sırtını o yumuşak duvara yaslamak.
Kırpılmış şimdiler görürsün durduğun yerden, köşelerinde sigara izmariti söndürülmüş hepsinin, işaretlenmişler. Onların hepsini sana hediye edecek oradan çıkarken.
Ne ince.
Gözlerini kırpar, keser. Islak bir öpücük.
Gözlerini kırpar, keser. Uçuşan, simsiyah saçlar.
Gözlerini kırpar, keser. Terli bir boyun, bembeyaz.
Gözlerini kırpar, keser. Kapalı iki güzel göz.
Daha neler neler yığar küçük ellerine, dolup taşar kolların. Ağır ağır çıkarsın tüm bu yüklerle o karanlık boşluktan dışarıdaki incecik ışığa karışarak.
Karşısında duruyorsun, nasıl da masum. Sustalı niyetine kullandığı gülümsemesiyle kesip biçecek seni, ellerini, teninden dilediği parçaları, kemiklerini yanında götürecek. Zihnini açacak, içine gri bir duman bırakacak.
Kanına kanını katacak, her defasında yeni bir şimdi yaratacak.
Sadece seni barındırabilmek için bir bedende var olmayı seçmiş, mahir bir Tanrı’ya aşıksın.
Fark etmedin mi?
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Düzensiz atan bir kalbi bir davul makinesi sadakati ve kuvvetinde çarptırmak, birinin doğru düğmelere dokunmasıyla ilgili yalnızca. Kuvvetli vuran ritimlerin iç çeperlerine çarpıp göğüs kafesinde yankılanması an meselesi olur. Kanına sesler yükler sonra, kanın o ağırlıkla akar pürüzsüz, pıhtıların yok olur. Kulağına tek bir söz fısıldar, söylediği kafanda yankılanıp durur.
(Vokalleri hep o yapıyor.)
Bazı kelimeler defalarca tınlar, öyle ki melodiyi sırtlar.
(Nakaratı bol, keyifli bir şarkı var elimizde.)
Dokunuşları elektrik yüklü, parmakları tenine değdiği anki her ürperişin şarkını(zı)n bas yürüyüşüne bir nota olur. Kafanın içindeki belli belirsiz tüm sesleri toparlar avucunun içinde, şöyle bir çalkalar, göğüs kafesine salar. Davul makinesi kadar stabil ve yüksekten tınlayan kalbinin sesinin arasında kaybolur her biri, duyulmaz olur.
Elleri kulaklarından girer her defasında içeri, içindeki duyulmayan tüm seslerden dünyanın en güzel şarkısını yapar her nasılsa.
Hep kendisi için aslında, çünkü içindeki şarkıyı yalnız o duyacak.
[Flash 9 is required to listen to audio.]
Evet, nihayet geldim. Ne çok zaman geçti, kim bilir nasıl değiştim.
Oyun oynamayı bırakalı çok olmuş, onu fark ettim. Çok kitap okumuşum, çehrem değişmiş. Gülerken gözlerim eskisi gibi kısılmıyor, gülüşlerime hükmedebiliyorum. Herkese hak ettiği kadar gülüyorum, fazlasını artırıp uykularıma saklıyorum.
Hep müzik dinliyorum, hep birilerini duyuyorum şarkılarda. Müzik dinlemeyi senden öğrendim ben, arabanda bulduğum kasetleri izin almadan eve götürürdüm hep. Arabada önde otururken radyo benimdi, ben çalardım. Hala değişen bir şey yok, sadece daha az duyuyor kulaklarım. Kulaklarım hep tıkalı müzikten başka şeylere.
Vurdumduymaz olmuşum, unutkan; kafamın içi uçsuz bucaksız bir deniz. Her gelen bozuk para sektiriyor, balıklarını terk ediyor sanki buraya. Çok sığdı sen varken, ışıldardı rengarenk. Şimdi şehrin kiri, pası yüzüyor bu taşkın sularda; belki dibine kemikler çökmüş.
Ben katil oldum baba, içimde ölüler var; saklayamam. Sevmiyorum; ölüyorlar. Sevmiyorlar; öldürüyorum. Elleri uzanıyor, kesiyorum. Saçları çirkin olduğu için kafasını başından ayırdıklarım, yaşıyor mu diye kontrol etmek için elimi göğsüne daldırdıklarım var. Hepsinin leşi burada şimdi, gizleyecek başka yerim yok. İçimde dolaşırken görmezden gelmen gereken toplu bir mezarlık var, anla diye çiçeklerle örttüm üstünü. Basmazsın.
Yüzüme baktığında, göz bebeklerimden içeri, görmüştün zaten karanlığımı; neden anlatıyorsam. Asıl çehreme bak, ne çok benziyoruz. Burnumun üzerinde kırmızı bir iz var senin gibi; ağzım, burnum, çenem hep sen. Senin gibi yamuk gülüyorum, seviyorum bunu. Seviyorlar.
Sevmeye alıştırılamadım hiç, koşulsuz olanını bulamadım. Erkendi bu yüzden, olmayan iradesi dışında memeden kesilen bir bebek gibi pastörize süte alıştım. Sütü hala çok seviyorum, çikolatayla içerdim, şimdi sigarayla içiyorum. Evet, üzerdi seni bu çok: Nefes alamıyorum diye beni hastaneye yetiştirmek için aklını kaybettiğin o gün aklının bir parçasını havada ben yakaladım, tiryakilik oradan bulaşmış olmalı. Paketlerimin içinde taşıyorum bazen seni tütün kokusunu seversin diye. Sigaramı da, ilacımı da sana arkam dönükken öpüyorum.
Tütün kokan adamları seviyorum, yarım kalan günlerimizi öyle biriyle tamamlayasım var sanki. Kimsenin bilmediği o şekilde bana hitap edişini öyle güzel bir adamdan duysam hiç yadırgamazmışım gibi. Bozulma, büyüdüm ben; isterdim senin gibi genç kalmayı, ama yere attığım saatler hala çalışıyor bir şekilde. Daha fazlası için ise kollarım güçsüz. Belki daha fazla süt, belki daha fazla öpücük; ihtiyacım olan ne, ben de bilmiyorum. Bana kızmadan yanımda durursan gölgenden alabilirim boyunun ölçüsünü, o kadar çok şeyi ölçebilirim ki sen oralarda bir yerdeyken. (Hep ol o yüzden.)
İçkiyi, sigarayı, kırmızı ruju fazla kaçırdığım günler hep aklımdasın. Senden çaldığım o parça, aklımın en sevilen yarısı, bilmiyorlar. Güzel bir sen oldum; ama hakkımı vermelisin ki kirpiklerim ve saçlarım senden daha güzel.
Çok rüya görmem, bilirsin, ama bu yeterince güzeldi. Yine gelip yıllar önce öğrendiğim o en güzel pastayı yapacağım sana, karnını tıka basa doyurma.
Buralardayım. Şuralardasın.
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Göğüs kafesimde koskoca bir ev gizli. Yahut uzakta, çölün ortasındaki bir evi özenle içimdekilerle süslemiş biri.
Geliyor evine, içeri giriyor. Anahtarları atıyor salonun ortasındaki masanın üzerine, kaburgalarımdan ses geliyor.
Yürüyor içimde, damarlarıma basıyor; ben çok uzakta bir yerlerde bir şeylere sinirleniveriyorum.
Kalbime giriyor, yıkanıyor kırmızılarla. İnanmazsın, içeriden bembeyaz çıkıyor. Yiyor, içiyor; canlanıyor bedeni. Kalbim ona iyi bakıyor.
Odadan odaya geçiyor, kapıları açıp kapıyor; kalp kapakçıklarım daha hızlı hareket ediyor. İçimden kimsenin duyamayacağı sesler yükseliyor.
Pencereyi açıp bir sigara yakıyor, dumanı benim ağzımdan çıkıyor. Açık pencere serin gecelerde cereyan yapıyor; altüst oluyor içim, midem bulanıyor.
Müziği açıyor, derimin altından bir elektrik akımı geçiyor sakince.
Yatağa uzanıyor sonra, çekiştiriyor ciğerimin bir kenarını başının altına, diğer kenarını da üzerine örtüyor. Hiç üşümüyor.
Bir cana hayatını ben veriyorum; içimde kanlı canlı bir aşk, nihayet bir bedene bürünmüş halde sessizce yaşıyor.
[Flash 9 is required to listen to audio.]
Kelimelerin kudretini bilmiyorsun. Ağzından, elinden çıktıktan sonra nerelere çarpıyorlar kim bilir. Menzili belli, dümdüz ve tumturaksız cümlelerin bile sesinin en ufak titreyişiyle kaçırır o hedefi; ortalığı kan götürür yok yere delinen bir bedenle. Sonra olur ya, yamuk yumuk bir taş gibidir bazen; fırlatırsın, hesapladığın yere gitmez yine, savrulur.
Bazen haddinden fazla ağır olur; taşıyamaz, ayağına düşürürsün. Bazen kabuklu bir meyveye benzer cennet kokan; albenisine dayanamayıp yutar, ölürsün.
Isırdığında dişlerini dökenlerden bahsetmiyorum bile.
Peki özenle yumuşacık ipeklere sarılan, pamuk gibi sözlerin demir gibi çarptığı olmaz mı hiç bir yerlere? Kalbinden çıkıp midene düşen, asitlerle yıkanıp temizlenen ve diline yükseltilen sözlerin ağırlığı, kafaya dikilmiş bir kadeh sek rakının mayhoşluğuna ne de çok benzer. Bardağına koyarsın içsin diye, koklar, başı döner, hepsini bir anda içmek ister. İçer, çarpılır, dayanamaz, istifra eder. Midesindeki kelebekleri mutasyona uğrattığının farkında bile değilsin, yemek borusunu cayır cayır yaktın geri çıkarken. Midesinin iç çeperine çarptın, çalkaladın, orada biriktirdiği tüm senlerin genetiğiyle oynadın. Elsiz senler başsız senlere sarılıyor, başsız senler elsiz senleri öpüyor şimdi o karanlıkta.
Beceremiyorlar. Hep senin yüzünden.
Kelimelerini tartıp üleştireceğin yer, hiçbir zaman başkasının bedeni olmamalıydı.
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Sabah uyanır, yüzünü yıkar. Aynadaki aksiyle tokalaşırlar sonra, sokağa çıkar.
Sıra sıra evler var, insanlar. Her birinden bir parça toplar, şehrin o kırık havasıyla birlikte yutar. Boğazına takılan bıçak gibi sözlerle diline yapışan uzun saçlar var.
Yorulur, yorarlar. Sanki güneşin sıcağı mühürler tenini, çıkamaz dışarı içine hapsettikleri.
Sabırla geceyi bekler.
Gün batar, hava soğur. Kendini başkalarına kiraladığı saatler biter, saatleri sırf keyfi için çaldığı saatler başlar.
Çalar, kırar. Parçalarını yutar.
Evine gelir, odasına girer. Müziği açar. Sanki kulaklarından içeri yürüyen minik anahtarlar var. Girerler içine her biri, gündüz hücrelerinde tutsak aldığı her bir fikri, hayali odaya salar.
Bedenini sıyırır üzerinden, rahatlar. Bir bedene kaç kişi birden sığar? İçinden birkaç adamla beraber bir küçük çocuk, uzun zaman önce kaybettiği babası, bir kadının birkaç parçası çıkar.
Yere huzurla yığılan o ağır et parçası, içinden çıkan her bir parçayla birden hafifler, zaman yavaşlar. Kafasının içinde beslediği böcekler duvarlarla tavanı istila eder, derisinin altında bir başkası için biriktirdiği kan yere saçılır ahenkle. Kafasının derinlerinden onlarca fil, birkaç kitap, boş sigara paketleri, duvarlar ve bir gelincik çıkar. İçinden çıkan bir adam babasıyla sohbet ederken bir diğeri o ufak çocukla oyun oynar.
Gündüzleri o denli sakin olan bir odanın geceleri ucubelerle dolu, tozlu ve kırmızı bir panayır yerine dönüştüğüne kendisi bile inanmazdı görebilseydi.
Göremez. Gözlerini, daha odaya girdiği an kırılmasınlar diye komodinin üzerine bırakıp üstünü sabah aldığı gazeteyle örtmüştü.
Uçuşur. Odanın her köşesine dağılmış, oda onu solur. Duvarların gözeneklerine dolar, hacimsiz bir ruh olur. Uyku girer sonra camdan içeri, tüm kaçkınları hücrelerine kapatır. Ruhu bedene yerleştirir bir annenin özeniyle, onu yatağına yatırır, üzerine örter kendini; sabah olunca havaya karışır.
Sabah uyanır, yüzünü yıkar. Aynadaki aksiyle tokalaşırlar sonra, sokağa çıkar.
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Kirlidir aşk, temizlenemez hiçbir suyla. Gerçek bir aşk, en beyaz romansı bile kırmızıyla kirletir.
Düşün bak, aşık oluyorsun. Birinin en derinine düştüğün o yol ne uzun, ne meşakkatli. Ne taşlı. Girdin gözlerinden, kulaklarından içeri, belki de burnundan; düşüyorsun. Düştükçe içindeki kemiklere, küçük mezar taşlarına, ince dallara takılıyor, acıyorsun. Kanıyorsun hep onun içine, içini senle dolduruyorsun. Kanına giriyor, onda devridaim ediyorsun.
Aşkınızı kutsadığınız o en güzel anlar hep kırmızıyla imlenmiş, çarşaflar kirlenmiş. Oradaki tek beyaz, alabildiğine sivrilen dişler. Ehlileştirilmiş hiçbir duygu barınamaz yatağınızda; orada kalpler durduruluyor, cansız bedenlere elektrik veriliyor. Göze diş, dişe ten batıyor. Tenlerden saçılan sayısız molekülle her defasında yepyeni küçük canavarlar yaratılıyor, her biri kanlı bir öpücükle canlanıyor. Derinizin altına girip o yataktan uzak kaldığınız her saniye yüzeye çıkmaya çalışmakla yükümlü, gözenekten ufak bu canavarlar işlerini doğru yapıyor; karın boşluğunda biriken tüm o canlı kokular, göz kapağının ardına iğnelediğin her bir sahne ondan uzakken canını yakıyor.
Bu kadar kırmızıyken her şey, aşk tüm bedenleri böyle kanatırken kimse masumiyetiyle övünemez.
Dişleriniz hep birbirinizin boğazında, kalpleriniz atmıyor, hava boşluğunda. Dişlerinize tutunan hayatı tattığınız anda odadaki eko duruverdi.
Ne kadar da suçsuz birer katilsiniz şimdi.